8 Aralık 2014 Pazartesi

Gottfried Wilhelm Leibniz Kimdir? Felsefesi Nedir? Ne İle İlgilenmiştir?


Gottfried Wilhelm Leibniz (1 Temmuz 1646 – 14 Kasım 1716) Alman matematikçi ve filozoftur. Matematik tarihi ve felsefe tarihinde önemli bir yer tutar. Leibniz Isaac Newton’dan bağımsız olarak Sonsuz Küçükler Hesabı’nı geliştirdi ve Leibniz’in formülü yayınlandığından bu yana geniş bir çapta kullanıldı. Geliştirdiği türdeşliğin aşkınsal yasası ve süreklilik yasası 20 yüzyılda matematiksel karşılık buldu (standart dışı analiz aracılığıyla). Mekanik hesaplayıcılar alanında en üretken insanlardan biri oldu. Pascal’ın hesaplayıcısına otomatik çarpma ve bölme fonksiyonlarını eklemeye çalışırken, 1685’te çarklı hesaplayıcıyı ilk tanımlayan insan oldu ve aritmometre -ilk toplu üretilen mekanik hesaplayıcı-  kullanarak Leibniz çarkını icat etti. Ayrıca ikili sayma sistemini rafineleştirdi, bu çalışması tüm dijital hesaplayıcıların soyut temelini oluşturdu.
Leibniz felsefede optimizmi ile tanınır. Örnek olarak, evren hakkındaki çıkarımı, sınırlı bir algıyla büyük olasılıkla tanrının yaratılmış olduğudur. Leibniz, Rene Descartes ve Baruch Spinoza ile beraber rasyonalizmin 17. yüzyıldaki en büyük savunucularından biri oldu. Leibniz’in çalışmaları öncelikli olarak modern mantık ve analitik felsefe üzerine yoğunlaşmıştı, fakat felsefesi skolastik geleneği de irdeledi. Çıkarımları ampirik kanıtlarla değil, geçerli sebeplerin ilk prensipleri ve öncel tanımları ile oluşturuldu. 
Leibniz fizik ve teknolojiye büyük katkılar sağladı ve öngördüğü kavramlar çok daha sonra felsefe, olasılık teorisi, biyoloji, tıp, jeoloji, psikoloji, dil bilim ve bilgisayar bilimi alanlarında su yüzüne çıktı. Felsefe, politika, hukuk, etik, teoloji, tarih ve filoloji alanlarındaki çalışmalarını yazdı. Leibniz’in bu tüm bu alanlara yaptığı katkılar çeşitli mecmualara, on binlerce mektuba ve yayınlanmamış el yazılarına dağılmıştı. Yazılarında birkaç dil kullandı, fakat öncelikli olarak Latince, Fransızca ve Almanca dillerinde yazdı. Leibniz’in tüm yazılarını

Felsefi ilkeleri

Leibniz’ın ilgilendiği ilkeler (felsefenin yedi temel ilkesi):
  • Özdeşlik/karşıtlık. Eğer bir önerme doğruysa, o zaman tersi de yanlıştır.
  • Ayırt edilemeyeceklerin özdeşliği. İki farlı şeyin tüm özellikleri ortak olamaz. Eğer x’in olan her söylem aynı zamanda y’nin ise, x ve y özdeşlerdir. ; iki şeyin farksız olduğunu varsaymak, tek bir şeyin iki ismi olduğunu varsaymaktır.
Ayırt edilemeyeceklerin özdeşliği "genellikle Leibniz’in yasası olarak bilinir. Büyük tartışmalara ve eleştrilere yol açmıştır, özellikle de parçacık felsefesi ve quantum mekaniği üzerinde.
  • Yeter neden; "Yeterli bir sebep olması gerek [genellikle tanrı olarak bilinen] varolan her şey için, meydana gelen her olay için, elde edilecek her gerçeklik için."
  • Önverili Harmoni. "Her maddenin düzgün doğası gösterir ki birine olan hepsine olana tekabül eder, aralarında direkt bir ilişki olmasa da."
(Discourse on Metaphysics, XIV) Düşen bir bardak kırılır, yerin etkisinin bardağı parçalanmaya zorlamasından dolayı değil de,  bardağın yere düşeceğini “bilmesi”nden dolayı..
  • Süreklilik yasası. Natura non saltum facit.
  • Optimizm. "Tanrı her zaman en iyisini seçer."
  • Çokluk. "Leibniz özgün olan ihtimalleri, tüm ihtimallerin dünyasından en iyisinin hayata geçireceğine inanmıştır ve Théodicée’de bu tüm ihtimallerin dünyasının en iyisinin tüm ihtimalleri içerdiğini  sonsuzluğa dair sınırlı deneyimimizin doğanın mükemmeliyetine karşı çıkmak için bir sebep vermemesiyle öne sürmüştür. Leibniz fırsat buldukça herhangi bir ilkenin savunmasını vermekle uğraştı, ama çoğu zaman onlara kesin gözüyle baktı.

Zerreler

Leibniz'in metafiziğe yaptığı en bilinen katkı, Monadologie’de ortaya çıkan, zerreler teorisidir. Leibniz’a göre, zerreler bulanık algılı temel parçacıklardır. Zerreler René Descartes’ın parçacığın mekanik felsefesiyle karşılaştırılabilir. Zerreler evrenin nihai başlangıcıdırlar. Zerreler “oluşun önemli biçimleri” sözü edilen özelliklerle beraber: onlar ebedilerdir, parçalarına bölünemezler, özgün, kendi yasalarına tabidirler, etkileşime girmezler ve her biri ön verili bir harmonide tüm evreni yansıtır (Panpsixzm’in tarihsel olarak önemli bir örneği). Zerreler kuvvetin merkezleridir; töz kuvvetti, uzay, madde ve hareket sadece birer fenomen iken. Zerrelerin ontolojik özü, onun indirgenemez basitliğidir. Atomların aksine, zerreler hiçbir maddesel veya uzamsal özelliği yoktur. Ayrıca onları atomlardan ayıran bir diğer şey ise tümüyle karşılıklı bağımsızlıklarıdır, yani zerreler arasındaki etkileşim sadece görünürdür. Önverili Harmoni ilkesine binaen değil de, her zerre önceden hazırlanmış kendine mahsus bir dizi talimatı izler, böylece her zerre ne yapacağını her an “ bilir”. ( Bu “talimatlar” atomaltı parçacıklara talimat veren bilimsel yasaların bir benzeri olabilir.) Bu esas talimatlar nedeniyle, her zerre evrenin küçük bir aynasıdır. Zerreler "küçük” olmak zorunda değildirler; Örneğin, özgür iradenin problemli olduğu durumlardaki her insanoğlunu  bir zerre oluşturur.

Tanrıbilim ve optimizm

(Burada “OPTİMİSM” kelimesi, “olumlu bir umutluluk hali”nden ziyade “en uygun” manasında kullanılmıştır). Tanrıbilim, bunların (kusurlu yapıların), ihtimal dahilindeki bütün dünyalar için en uygun seçenek olduğu iddiasıyla, dünyanın bariz kusurlarını meşrulaştırma çabasındadır.  Her şeyi bilen, en güçlü olan -ve daha iyisini yaratmak kendince mümkünken kusurlu bir dünya yaratma ihtimali olmayan- Tanrı tarafından meydana getirildiği için, bu dünya en dengeli ve en iyi ihtimaldir. Aslına bakılırsa, bu dünyadaki tanımlanabilir aşikar kusurlar; ihtimal dahilindeki bütün dünyalarda var olmalıdır; çünkü aksi takdirde Tanrı bu kusurları içermeyen bir dünya yaratmayı yeğlerdi. Leibniz, teolojinin ve felsefenin su götürmez doğrularının birbiriyle çelişemeyeceğini iddia eder. Çünkü; gerekçelerin de inancın da tanrının nimetleri olduğunu, dolayısıyla aksini iddia etmenin, Tanrı’nın kendisiyle çeliştiği anlamına geleceğini söyler Tanrıbilim, Leibniz’in kendine has felsefi sistemiyle Hristiyanlığın temel ilkelerine ilişkin yaptığı tefsirleri uzlaştırma teşebbüsüdür. Bu proje, motivasyonunu Leibniz’in inancından aldı, Aydınlanma döneminde birçok muhafazakar filozof ve din bilimci tarafından paylaşıldı; en azından, Hristiyanlık dininin çağdaş ve aydın tabiatı içinde, Hristiyanlık ve Batı temelli olmayan ilkel inanışlar için yapılan kasıt güdülen kıyaslamalarda tanımlandı. Aynı zamanda Leibniz’in insan tabiatının mükemmelliği (Şayet insanlık, doğru felsefe ve teoloji konularında güvenilir bir kaynak olarak kabul edilirse) ve metafiziksel gerekliliklerin ussal ve mantıksal bir yapıya dayandırılması gerekliliğine (Her ne kadar bu metafiziksel nedensellik fiziksel gerekliliklerden ötürü açıklanamaz gibi gözükse de. Zira doğa yasaları bilim tarafından tanımlanır) ilişkin inanışlarıyla şekillendi. Çünkü gerekçeler ve inanç uzlaştırılmalıdır ve bir nedenle açıklanamayan inanç ilkeleri reddedilmelidir. Leibniz daha sonra, Hristiyan teizminin temel eleştirilerinden birine başvurdu: Şayet Tanrı en büyük, en iyi ve en bilge ise, şeytan Dünya’ya nasıl geldi? Leibniz’in yanıtı şöyleydi: Tanrı sınırsız bir bilgeliğe ve güce sahip olduğu halde, onun beşeri yaratıları, yaradılışları gereği kısıtlı bilgiye ve güce sahiplerdi. Bu durum, insanın yanlış inançlara kapılmasına, yanlış kararlar vermesine ve girişimlerinde etkisiz pratiklerde bulunmalarına ortam sağlar. Tanrı, insanlara keyfi bir şekilde acı ve elem yaşatmaz, bunun yerine, ahlakı şeytan(günah) ve fiziksel şeytan(acı)’yı var etti.

Sembolik Düşünce[değiştir | kaynağı değiştir]

Leibniz insan muhakemesinin önemli bir kısmının hesaplamalara indirgenebileceğine inandı ve bu hesaplamalar düşünce farklılıklarını çözümleyebilirdi :
Muhakemelerizi arındırmanın tek yolu onları matematikçilerin ele aldığı gibi somutlaştırmaktır, böylelikle hatalarımızı tek bakışta bulabilir ve bireyler arasında ihtilaf çıktığında bunu söyleyebiliriz : Hadi hesaplayalım [calculemus], telaşa mahal vermeden kimin doğru olduğunu görebilmek için.
Leibniz’in sembolik mantığa benzeyen kalkulus muhakemecisinin bu tür hesaplamaları mümkün kıldığı görüldü. Leibniz, şu an el ile sembolik mantığı filizlendirmek –dolayısıyla kendi kalkulusunu- amacıyla okunabilecek muhtırayı yazdı. Fakat Gerhard ve Couturat bu yazıyı modern resmi mantık Frege’nin Begriffsschrift’inde, Charles Sanders Peirce ve öğrencilerinin 1880’lerdeki yazılarında ortaya çıkana kadar  yayınlamadı. Böylelikle Boole ve De Morgan bundan çok sonra 1847’de bu mantığa başladı.
Leibniz sembollerin insan kavrayışında sembollerin önemli olduğuna inandı. İyi simgelerin geliştirilmesine çok önem verdi ve bu simgeleri matematik üzerine yaptığı buluşlarına atfetti. Sonsuz küçükler hesabı için geliştirdiği simge, bu konudaki yeteneği üzerine örnek gösterilebilir. 19. Yüzyıl’da göstergebilimin öncüsü C.S. Peirce Leibniz’in sembol ve simge tutkusunu paylaştı ve bunların matematik ve mantıkta esas olduğuna inandı.
Fakat Leibniz spekülasyonlarını daha da ileriye götürdü. Karakteri herhangi bir şekilde yazılmış sembol olarak tanımlarken, “gerçek” karakteri bir düşünceyi direkt olarak temsil eden sembol olarak tanımladı ve bu bir kelimenin düşünceyi somutlaştırması kadar basit değildi. Mantık simgeleri gibi gerçek karakterler muhakemeyi kolaylaştırmaya hizmet eder. Onun zamanında iyi bilinen Mısır hiyeroglifleri, Çin karakterleri, astronomi ve kimya sembollerini’nin gerçek karakterler olmadığını varsaydı. Ayrıca, Leibniz her düşüncenin bir “gerçek” karakter ile ifade edilebileceği insan düşünce alfabesi, characterica universalis’in veya “genel karakteristik” in yaratılmasını önerdi. 
Eğer insan düşüncelerini tam anlamıyla ifade edebilecek karakterler bulunursa, aritmetik ve geometride yapılabilecek herhangi bir işlem bu semboller ile insan muhakemesi üzerine yapılabileceği açıktı. İnsan muhakemesine yapılabilecek tüm araştırmalar bu karakterler transpoze edilerek ve bunun matematiğin bir kolu olması sağlanarak yapılabilirdi.
Karışık fikirler karakterler kombine edilerek basitleştirebilir ve ifade edilebilirdi. Leibniz, Gödel numaralamasının çarpıcı öngörüsü olarak asal çarpanlara ayırma yönteminin eşsizliğinin  asal sayılar için genel karakteristikte çok önemli bir rolü olduğunu gördü. Bunu varsayarak, asal sayıları kullanarak basit kavramları numaralandırmanın sezgisel ve belleksel bir yolu yoktu. Leibniz’in muhakeme üzerine evrensel dil ve semboller kullanarak hesaplamalar yapılabileceğine dair düşüncesi, ölçümlerin evrensel dilleri tanımladığı Turing tamlığında olduğu gibi 20. yüzyılda bu tür Formal sistemlerdeki gelişmelerin belirtisiydi. 
Leibniz’in karakteristik üzerine ilk yazılarında henüz matematikte acemi olduğundan dolayı başlangıçta bunun cebir yerine evrensel bir dil ya da alfabe olduğunu düşünüyordu. 1676’da “düşüncenin cebiri”ni kavradı, geleneksel cebiri ve onun simgesini de ekleyerek modelledi. Sonuç olarak karakteristik; mantıksal kalkulus, bazı kombinasyonlar, cebir, onun durum analizi (durumun geometrisi), bir evrensel kavram dili ve fazlasını içeriyordu.  
Leibniz’i characteristica universalis ve calculus ratiocinator’u tasarlarken neyin itkilediği ve modern resmi mantığın kalkuluse yaptığı hakkaniyetin kapsamı muhtemelen asla belirlenemeyecek.

5 Aralık 2014 Cuma

Martin Heidegger Kimdir? Felsefesi Nedir? Ne İle İlgilenmiştir?

26 Eylül 1889'da Baden eyaletinde doğdu. Çocukluğundan itibaren dine ve felsefeye eğilimli biri olarak yetişti. Felsefi çalışmalarıyla olduğu kadar, yaşamı ve çeşitli dönemlerde sergilediği politik tutumlarıyla da tartışma konusu oldu. Felsefi yetkinliği ve önemi yadsınamazken politik konumları dolayısıyla sürekli sorunlu bir ilişkinin taşıyıcısı oldu ve bu durum çoğu zaman felsefi çalışmalarının tam olarak değerlendirilmesini gölgeledi.
Freiburg Üniversitesi'nde Katolik ilahiyati ve Hristiyan felsefesi okudu ve 1914 yılında ilk çalışması ve doktora tezi, "Psikolojide Yargı Kuramı" ile dikkat çekmeye başladı. 1923'te Marburg Üniversitesi'nde profesör oldu. 1927 yılında " Varlık ve Zaman " yayımlandı ve yayımlanışından itibaren yalnızca varoluşçu felsefe açısından değil, 20.yüzyıldaki bir bütün felsefe tartışmaları bağlamında bir şekilde etkili oldu. Heidegger burada, bütün bir Batı Felsefesi geleneğini metafizikolmakla eleştirdi, ki sonrasında postmodern felsefe bu argümanı başka düzlemelerde yeniden değerlendirecektir.
1933 yılından itibaren Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte Heidegger Nazi Partisi'ne katıldı. Bu dönemde Freiburg Üniversitesinde rektör oldu. Heidegger'in bu dönem boyunca izlediği politika her zaman tartışma konusu olmuş ve onun çalışmalarının değerlendirilmesine gölgeler düşürmüştür. Nazilere katıldığı gerekçesiyle 1945'te üniversiteden uzaklaştırıldı ama sonra 1952'de yeniden üniversiteye dönebildi. Daha sonra yanlış yaptığını söylemesi de üzerine düşen gölgelerin sona ermesini sağlamamıştır, ancak bununla birlikte onun teorik çalışmalarının değeri her zaman kendini buna rağmen korumuş ve felsefe açısından önemli yerini muhafaza etmiştir.

Felsefesi

Heidegger'in felsefi çalışmalarında hocası Edmund Husserl'in ve fenomenoloji felsefesinin etkileri açıkca görülür. Buna bağlı olarak felsefe-dışı sayılan pek çok kavramı felsefeye taşıdı ve varoluşçu felsefecilerde (örneğin Kierkegaard'ın korku, umutsuzluk, kaygı vb. kavramlarla yaptığı gibi) görülen tarzda analizlere yöneldi ve bunları derinleştirdi. Kaygısıkıntımerakölümkorkugibi terimleri felsefe düzlemine taşıdı. Fenomenolojiyi Varlık sorunu bağlamında yeniden yorumladı ve kullandı. Heidegger'in Husserl etkisi ile kendine özgü bir varoluşçu felsefe oluşturduğunu söylemek mümkündür. Diğer taraftan Heidegger, kendi felsefesinin Sartre tarafından yanlış anlaşıldığını ve varoluşçuluğun düşüncesini açıklamak için doğru bir terim olmadığını belirtmiştir.
Heidegger'ın düşüncesine göre, insan bu dünyaya öylece bırakılmıştır. Bu bırakılmışlık fikri birkaç yönden varoluşçu felsefenin temel argümanlarını sürdürür ve derinleştirir. Varoluşa bırakılmışlığı ile insan kendi varlığını oluşturma özgürlüğüne zorunlu olarak bırakılmıştir aslında. Ama başlangıçta, bırakılışın kendisi bir özgürlük yokluğudur -sondaki ölümün kaçınılamazlığı gibi.
İnsan, varoluşun ortasına öylece, orada bir varlık olarak (Dasein) atılmıştır. Bu bir tercih ya da seçimin sonucu değildir. Ve insan, bubırakılmışlık içinde tercihler ve seçimleriyle kendi yaşamını ileriye dogru kurar. Burada zorunlu bir özgürlük deneyimi söz konusudur. İnsan kendi varlığını gerçekleştirmek üzere sürekli seçimler ve tercihler yapmak durumundadır, yani özgürlüğünü gerçekleştirmek zorundadır. Ölüme kadar. Heidegger'in felsefesinde ölüm fikri, bu bakımdan önemli bir yer tutar. İnsan, bırakılmışlığında ölüme yazgılıdır ve varoluşunu buna göre gerçekleştirmelidir.
Heidegger ayrıca, genel anlamda söylenecek olursa, teknik'in gelişimiyle birlikte şekillenen dünyanın eleştirisini yapmaya yönelmiştir ve modern dünyada buna karşı düsüncenin görevlerini belirlemeye calışmıştır. "Varlık sorusu", onun tüm felsefi çalışmalarinin özü ve özetidir. Bu çalışma varlık'ın unutulmuşluğuna yapılan bir itirazla başlar ve devam eder. Kant, Hegel ve Husserl'den etkilendiğini belirtmenin yanı sıra, Nietzsche ile girdiği eleştirel ilişkinin de belirtilmesi gerekir. Heidegger, yapısalcılığa benzer ama başka bağlamlarda Dil konusunu felsefeye temel bir kategori olarak sokmuştur. Onun bütün felsefi kategorileri dil dolayımıyla işlerlik kazanır.
"Dil Varlık'ın evidir", der Heidegger.
Sartre ve Camus başta olmak üzere varoluşçu felsefeciler ve ayrıca yapısalcılık ve varlık felsefesi gibi diğer felsefe akımları da çalışmalarında onunla açık ya da örtük diyalog halinde olmuşlardır. Daha sonra çalışmaları, özellikle dil dolayımlı analizleri ve felsefenin metafizik olarak eleştirisi mantığı, postmodern felsefenin gelişiminde önemli köşe taşları olacaktır.

4 Aralık 2014 Perşembe

Felsefe ve Tarih Felsefesi.

"Tarih felsefesi" sözcüğü, "tarih" sözcüğünün çifte anlamına göre iki anlamı olan bir sözcüktür. "Tarih" sözcüğü, hem geçmişte kalan insani ve toplumsal olaylar topluluğunu, yani yaşanmış geçmiş’i adlandırmakta kullanılır; hem de bu sözcükle, bu yaşanmış geçmişi konu edilen bilim, tarih bilimi kastedilir.

Bazı filozoflar, eskiden beri bu konuda iki Latince deyimle bu ayırımı yapagelmişlerdir. Geçmişte kalan insani-toplumsal olaylar olarak tarihe resgestae; bu olayları konu alan disipline ya da bilime de historia rerum gestarum demişlerdir. Ama filozofların bir çoğu da, hem yaşanmış geçmişi adlandırmakta, hem de bu geçmişi konu olarak alan disiplini anmada sadece historia (tarih) sözcüğünü kullanmışlardır. Biz bugün de sözcüğü, bu çifte anlamlılığı içinde kullanmaya devam ederiz.

"Tarih" sözcüğünün çifte anlamlılığına koşut olarak, "tarih felsefesi"nden iki şey anlaşılır: 

1. Yaşanmış geçmişin felsefesi olarak tarih felsefesi 

2. Tarih biliminin felsefesi

Birinci anlamıyla tarih felsefesine, geçmişte kalan olayların ne anlam ifade ettiği sorgulamaktan başlayıp, giderek insanlığın tüm yaşanmış geçmişi yani "dünya tarihi" ne yönelen bir felsefe uğraşı olarak bakabiliriz. Bu uğraş, giderek, tüm insanlık tarihine yönelik bir üst-bakış edinmeye, hatta tüm insanlık tarihi hakkında kapsayıcı olmak isteyen bir felsefe sistemi kurmaya kadar gider ve tüm insanlık tarihi, bu türden felsefe sistemleri ışığında açıklanmaya çalışılır.

İkinci anlamıyla tarih felsefesi ise, tarih biliminin ve tarihçinin bilgi elde etme etkinliğini sorgulayan, tarih biliminin dayandığı ilke ve yöntemleri eleştiren ve giderek "tarihsel bilgi" nin nitelik, hatta olabilirliğini çözümleyen bir tarihsel bilgi eleştirisidir.

İkinci anlamıyla tarih felsefesi, yani tarih biliminin felsefesi, binyıllara varan kökleri olmakla birlikte, bir felsefe disiplini olarak ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra ortaya çıkabilmiştir. Özellikle Herder’e bağlı kalmış olan Alman Tarih Okulu’nun çalışmalarıyla büyük bir gelişme gösteren tarih bilimi, yüzyılın ortalarından sonlarına doğru, özellikle W. Dilthey’ın "tinsel bilimler"i temellendirme çabaları sırasında esaslı bir eleştiriden geçirilmiş ve Dilthey, tinsel bilimleri, büyük ölçüde Alman Tarih Okulu’nun tarihçiliğin de somutlaşan tarih bilimi örneğinden etkilenerek temellendirmek istemiştir. O zamandan beri, tarih biliminin felsefesi olarak bir tarih felsefesinin kurulup geliştiği söylenebilir.

Aslında birinci anlamıyla, yani geçmişi (çoğu kez) bütünüyle anlayıp açıklama savındaki tarih felsefeleri alanı olarak geçmişin felsefesi ile tarih biliminin felsefesi, birbirlerinden açıkça farklı iki yönelime sahiptirler. Birincisi, tüm geçmiş karşısında filozofların Çoğu kez, "genelci" bakışlar altında yaptıkları bir felsefe iken; ikincisi, tarihçinin bilgi etkinliğini sorgulamak isteyen bir bilim felsefesi ve bir metodoloji eleştirisidir. Ama bu iki türlü tarih felsefesi, yine de birbirlerine çok sıkı biçimde bağlıdırlar. Bir kez, şurası açıktır ki, her iki yönelim de, tarihsel olayların "bilinebilir olduğu" gibi bir varsayıma muhtaçtırlar. Böyle bir varsayım olmaksızın, her iki tür etkinliğin de varoluş nedenleri ortadan kalkar. 

Ama birinci türden tarih felsefesi, yani geçmişin felsefesi, çoğu kez, tarihte "tarihin felsefi anlamı" diyebileceğimiz bir genel anlam bulunduğu gibi bir başka varsayımla da hareket ederek, yine çoğu kez, geçmişi, tüm insanlığın geçmişini bir bütün" olarak açıklama girişimleri ile doludur. 

İkinci türden tarih felsefesi, yani tarih biliminin felsefesi ise, özellikle günümüzde, birinci türden tarih felsefesi karşısında belli bir septisizm içindedir. Bir bilim felsefesi olarak bu ikinci tarih felsefesi için, birinci ve geleneksel anlamıyla tarih felsefesinin türettiği genel felsefi tarih yorumları büyük ölçüde sorunsal kalmaktadır. Ama öbür yandan, tarih biliminin felsefesi de, bir disiplin o1arak dayandığı temel ve eleştirici görüşlerin pek çoğunu, "genel felsefi tarih yorumları" yapmış olan filozoflardan miras almıştır. Başka bir deyişle, tarih biliminin felsefesi de, ortaya çıkış ve gelişimi bakımından, birinci türden tarih felsefesinin içinden gelen bir disiplin ‘ her iki türden tarih felsefesi arasında, ikincisinde bazen görülen aşırı bağımsızlaşma isteklerine rağmen, kopmaz bir bağ vardır.

Öbür yandan günümüzde tarih biliminin felsefesinin giderek genişleyen bir düzlemde çalıştığı ve bu düzlemden kalkarak birinci anlamıyla tarih felsefesine yoğun eleştiriler yönelttiği görülmekle birlikte; yine günümüzde birinci anlamıyla tarih felsefesinin eskiyi aratmayacak bir yoğunlukta sürdüregeldiği saptanabilir. Bilim felsefesi açısından septik bir bakış altında eleştiri konusu olan bu türden tarih felsefesinin yine de yoğun biçimde sergilenmeye devam etmesinin nedeni ise, bize göre, geçmişin ve bu arada bağlı olarak, geleceğin, insan için, Kant’ın dediği gibi, sormaktan ve yanıt aramaktan vazgeçmeyeceği birer konu olmalarıdır. 

İnsanların geçmiş--şimdi-gelecek üçlemesi içinde, en gündelik deyimiyle "nereden geldik, neredeyiz, nereye gidiyoruz?" türünden sorulara yanıt getirme girişimlerinin hiç dinmediği görülür. 

Sade bir gözle baktığımızda böyle bir sorunun ilk bölümüne ( nereden geldik?") elden geldiğince bir yanıt getirme uğraşımızı sürdürüyorsak da, sorunun son bölümüne ("nereye gidiyoruz?" getirebileceğimiz doyurucu nitelikte hiçbir "tam yanıt" yoktur. 

İşte geleneksel tarih felsefesinde karşılaştığımız "tarih felsefeleri"nin büyük çoğunluğu, bu türden sorulara yanıt verme ihtiyacının ürünleri olmuşlardır Ama bu türden sorulara verilen yanıtlar çok çeşitli olduğu gibi, kendi aralarında da çoğu kez karşıtlık içindedirler Bazı yanıtlara göre, tarihte bir erek vardır ve bu erek geçmişe bakarak saptayabilirsek geleceği de önceden görebiliri gelecek hakkında öndeyiler (Prognose) ortaya atabiliriz

Bazı yanıtlar ise, tam tersine, tarihte tam bir ereksizlik olduğunu bu yüzden gelecek hakkında konuşamayacağımızı belirtirler Bazı filozoflar, tarihte tam bir ilerleme olduğunu söylerler bazıları ise, tarihte belli dönemlerde adına ilerleme diyebileceğimiz bir gelişme olsa bile tarihin tümüyle ilerleyen bir süreç olduğunu söyleyemeyeceğimizi anlatırlar 

İlerleme ve ereklilik, çoğu filozofta bir aradadırlar ve onlar tarihi çizgisel olarak bir ereğe doğru ilerleyen bir süreç olarak görürler; başka bazıları ise, tam tersine, tarihte belli dönemlere göre devinip duran döngüsel bir süreç olduğunu iddia ederler, 

Tüm bu yanıtları birbirleriyle bağdaştırma olanağı ise hiçbir zaman tam olarak yoktur ve tarihe çoğu kez bir "bütün" olarak bakan bu çabaların tarihte bulduklarını iddia ettikleri "tarihin genel felsefi anlamı"nın ne olduğu, bu yüzden hep sorunsal kalır

Ne var ki bir sorunun ("tarihin genel anlamı") çözülemezliğini kavramış olmak o sorunun insan düşüncesinden sokulup atılması için bir bahane de olamaz Hele bu sorun doğrudan doğruya insanın kendi yaşamına ve geçmişine ait bir sorun ise bu yüzden insan düşüncesinin felsefe tarihinin çoğu döneminde "tarihin felsefi anlamı" gibi bir soruna gösterdiği ilgi daima çok yoğun olmuştur Geçmiş hakkındaki bilgimizin eksikliği geçmişe anlam- verme çabalarını zaman zaman (günümüzde olduğu gibi) bir ölçüde dizginlese de, hiçbir zaman tam olarak engelleyemiyor En kuşkucu filozoflarda hatta geleneksel anlamıyla tüm "geçmişin felsefeleri"ni, tüm "tarih felsefeleri"ni yadsıyan filozoflarda bile, tarihe bir anlam verme çabasına rastlanabiliyor Hatta ve hatta, tarih biliminin felsefesiyle yetinmek isteyen bilim felsefecilerinde bile, değişik bir boyutta da olsa, bazı "genel tarih yorumları"na başvurulduğu da saptanabilir.

28 Kasım 2014 Cuma

Felsefe Akımları Nelerdir? Felsefi Yaklaşımlar Nelerdir?

MERKEZÎ FELSEFİ AKIMLARIM
  
Bilgi felsefesi nedir?Siyaset felsefesi nedir?
Bilim felsefesi nedir?Sanat felsefesi nedir?
Varlık felsefesi nedir?Din felsefesi nedir?
Ahlak felsefesi nedir?Eğitim felsefesi nedir?
 
GENEL FELSEFİ YAKLAŞIMLAR
 
Ampirizm (deneycilik) nedir? 
Ateizm (tanrıtanımazlık) nedir? 
Atomculuk (bölünemezcilik) nedir? 
Aristotelesçilik (Aristoculuk) nedir? 
Analitik felsefe (çözümleyici felsefe) nedir? 
Anarşizm (kargaşacılık) nedir? 
Anti-klerikalizm nedir? 
Determinizm (belirlenimcilik) nedir? 
Deizm (yaradancılık) nedir? 
Dogmatizm nedir? 
Egoizm (bencillik) nedir? 
Egzistansiyalizm (varoluşçuluk) nedir? 
Entüisyonizm (sezgicilik) nedir? 
Fenomenoloji (görüngübilim) nedir? 
Fatalizm (kadercilik, yazgıcılık) nedir? 
Hedonizm (hazcılık) nedir? 
İndeterminizm (belirlenmezcilik) nedir? 
İdealizm (düşünecilik) nedir? 
Kuşkuculuk (septisizm) nedir? 
Kritisizm (eleştiricilik) nedir? 
Liberteryanizm (özgürlükçülük) nedir? 
Monoteizm (tek tanrıcılık) nedir? 
Nihilizm (hiççilik) nedir? 
Otodeterminizm (ahlaki özerklik) nedir? 
Pozitivizm (olguculuk) nedir? 
Pragmatizm (faydacılık) nedir? 
Politeizm (çok tanrıcılık) nedir? 
Panteizm (kamu tanrıcılık) nedir? 
Panenteizm (diyalektik teizm) nedir? 
Platonculuk nedir? 
Realizm (gerçekçilik) nedir? 
Rasyonalizm (akılcılık) nedir? 
Senkretizm (bağdaştırmacılık) nedir? 
Taoizm (taoculuk) nedir? 
Utilitarizm (faydacı ahlak) nedir? 
Yeni Platonculuk (neo Platonizm) nedir? 
 

27 Kasım 2014 Perşembe

Herakleitos Kimdir? Felsefesi Nedir? Ne İle İlgilenmiştir?

Herakleitos Kimdir?

Efesli Heraklitos (Yunanca Hράκλειτος Herakleitos) (M.Ö.535? - 475). Anadolu'da Efes'de yaşayan Sokrat öncesi (Pre-Socratic) filozof. Efes'in yerlisi olduğu ve babasının adının Bloson olduğu gibi detaylar dışında hayatı hakkında pek az şey bilinmektedir. Batı felsefe tarihinde dinamik bir felsefi sistem ortaya koyan ilk kişidir.

Ephesos’ta (Efes) doğup yetişmiştir. Aşağı yukarı M.Ö. 540-480 yılları arasında yaşadığı hesaplandığına göre, Herakleitos, Miletli filozoflardan daha genç, Ephesos’un aristokrat bir ailesinden. Yapıtı çok güç anlaşılır, karanlık bir üslup ile, özdeyişler biçiminde yazılıymış. Onun için ilk çağda ona “karanlık Herakleitos” denmiştir.Yurdunun politik sosyal gelişmesinin beğenmeyip köşeye çekilen, bu yalnızlığı içinde varlıkların özünü kavramaya çalışan Herakleitos, yığını hor görür. Ona göre yığın anlayışsızdır, her şeyin dış yönüne takılıp kalır, boş inançlar içinde yuvarlanıp gider. 

Ona göre evrenin temel maddesi ateş’tir. Ateş, bütün varolanların ilk gerçek temelidir, bütün karşıtların birliğidir, içinde bütün karşıtların eridiği birliktir. Herakleitos şunu belirtmekten usanmaz: Evren boyuna akan bir süreçtir, başı sonu olan bir değişmedir, hiç durmayan,bu değişme içinde kalan, sürüp giden hiçbir şey yoktur. “Panta rei” her şey akar: Bu onun ana görüşü. İşte ateşin ilk madde (arkhe) olduğu düşüncesine de Herakleitos buradan varıyor. Örneğin, bir tahtayı yakıp kemiren alevin yakından bakıldıkta, boyuna ilerleyen bir süreç olduğu görülür; alev, tahtayı boyuna yakıp kemirir, onu boyuna duman ve buğuya çevirir. Evren de böyle tükenmez canlı bir ateştir, sürekli bir yanma sürecidir. Daha doğrusu, dönümlü(periyodik) bir süreçtir bu. Bunda sürekli olarak, bir “yokuş yukarı” çıkaran,bir de “yokuş aşağı” indiren yol vardır. Evren ateşten meydana gelmiştir ve burada olup bitenlerin sonundaki “büyük yıl”da yeninden ateş tarafından kemirilecektir –yeninden doğmak için. Bu, böylece, dönüşümlü olarak, hiç tükenmeden sürüp gider. 

Bu sürekli oluş içinde durucu, kalıcı bir şey bulduğumuzu sanırsak, Herakleitos’a göre, bu, bir yanılmadır, bir aldanmadır. “Aynı ırmakta iki kez yıkanamayız. İkinci kez girdiğimizde bu ırmak büsbütün başka bir ırmaktır artık. Bu arada, akıp giden sular onu başka bir ırmak yapmışlardır.” Karşımızda, “aynı şey”in bulunduğunu sandığımız her yerde durum böyledir. Kalıcı şeyler varmış sanısına kapılmamız,değişmenin kuralsız değil de, belli bir düzene, belli bir ölçü ve yasaya göre olması yüzündendir. Bu ölçüye, bu yasaya, Herakleitos "LOGOS" diyor.Evrende egemen olan yasadır, düzen ve akıldır.

Herakleitos felsefe tarihinin adından en çok söz edilen, en çok sevilen filozoflardan biridir. Görüşleri, aralarında Hegel ve Marx gibi önemli isimlerin de bulunduğu birçok düşünürü etkilemiş, bunlar görüşlerini önemseyip kullanmış olsalar da belki de kullandığı kapalı üsluptan dolayı, onu doğru anlayamamış, doğru yorumlamamışlardır. Herakleitos’un düşüncelerini anlayabilmek için Eski Yunan felsefesinin en önemli sorun alanlarından biri olan değişim olgusuna odaklanmak gerekir. Bilindiği üzere Yunan felsefesinin yöneldiği başlıca amaçlardan biri de değişim olgusunun özünü anlamaktı. Herakleitos’un felsefi görüşlerinin önemli bir kısmının doğadaki değişim olgusunun özünü ortaya koymak amacını güttüğü hatırdan çıkarılmamalıdır. Herakleitos dendiğinde akla gelen bir diğer önemli şey de onun
o ünlü logos öğretisidir. Bu öğreti, bir bütün olarak göz önünde bulundurulduğunda, yukarıda ifade edilen amaçla, yani doğadaki değişim olgusunu açıklamak amacı
yla ilişkilendirilebilir. Öğretinin detaylarına inildiğinde Herakleitos’un doğrudan ve çiğ bir doğa felsefesi yapmanın ötesine geçtiği ve logos öğretisinin, tipik Herakleitos
okurlarının tüm öngörülerini aşan bir derinliği olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar aşağıdaki bölümlerde ayrıntılı olarak ele alınmaya çalışılacaktır.

Herakleitos’un felsefesi doğadaki değişim olgusunun özünü ortaya koymak amacını güder.
Bütün bunlar bir tarafa, Herakleitos’un görüşlerini doğru biçimde anlayabilmek için onun mizacını, hayat felsefesini iyi anlamak gerekir. Çünkü Herakleitos, felsefe tarihinde, teoriası (düşünceleri) ile hayatını birleştirmeyi, onları âdeta özdeş şeyler hâline getirmeyi başarmış üç beş düşünürden biridir. Bu yüzden her şeyden önce hayat öyküsüyle ilgili bazı ayrıntılara odaklanmakta yarar vardır.

Herakleitos theoria ile yaşayışı, yani düşünceleriyle eylemlerini özdeş hâle getirmeye çalışan ender düşünürlerdendir.

Herakleitos aristokratik bir aileden gelmekteydi. Sinirli bir mizaca sahipti ve ailesinin ilk çocuğuydu. Eski Yunan dünyasında ailenin ilk çocuğu mirasa hak kazandığı hâlde Herakleitos bu mirası geri çevirmiş ve tüm haklarını kardeşine devretmiştir. Bu elbette bugün birçoklarımıza yadırgatıcı gelecek bir davranıştır. Fakat Herakleitos’a göre yaşam ya da zaman kimini kral yapar, kimini ise köle. Herkes buna razı olmalıdır. Herakleitos’un yaşadığı dönemde sırf belli soylardan gelen aristokrat kişiler oldukları için zenginleşen sosyal sınışarla geniş halk kesimleri arasında büyük bir siyasi mücadele dönmekteydi. Aristokratlar soylu oldukları için yönetme hakkının kendilerinde olduğunu iddia ediyor, halk kalabalıkları ise toplumun geniş kesimlerine yönetime bir şekilde dahil olma hakkı tanıdığı için demokrasiyi savunuyorlardı. Kölelerinse demokratik düzende dahi oy verme hakları yoktu. Aristokratlar, sahip oldukları geniş toprakları satmaya yanaşmıyor, diğerleri ise bu toprakları almak için kavga ediyorlardı. Çünkü toprak sahipliği beraberinde doğal olarak birtakım siyasal haklar getiriyordu. Herakleitos bu grupların her ikisinden de hoşlanmıyordu. Demokratları çok gürültülü buluyor, aristokratları ise fazla seviyesiz oldukları için eleştiriyordu. Bu tutumunun kuşkusuz evren düzenine yönelik görüşlerinde belli bir etkisi olmuştur ve bu etkiyi ortaya koymak azımsanacak bir şey değildir.

Öte yandan Herakleitos, doğrudan doğruya öğretici bir tarzda yazmayı da reddetmiştir. Bu yüzden onun metinleri pasif bir öğrenme süreciyle değil, aktif bir katı lımla takip edilebilirler. Bu yüzden okur, Herakleitos’tan günümüze kalan parça yazıları (fragmanlar) yorumlamaya çalışırken muammalar çözen, herhangi bir anlama ulaşabilmek için kafasını her dem çalıştırmak zorunda kalan bir giz çözücü gibi hareket etmek zorundadır. fiark kültürlerine özgü bu kapalı ve gizemli üslubundan dolayı onu peygamber olarak niteleyenler bile çıkmıştır. Fakat buradaki peygamber ifadesini Farsçadan dilimize geçmiş olan bildik anlamıyla ele almamak gerekir. Yunan dünyasında elbette peygamber gibi bir sözcük yoktu fakat peygamberlerin yerini tutacak büyüklükteki din adamlarının maniaya sahip insanlar oldukları düşünülmekteydi. Mania tanrısal bir vecd hâlinde kendinden geçmek anlamında kullanılmaktaydı ve mania hâlinin bir tür büyülenme olduğu düşünülmekteydi. Tamamen Eski Yunan kültürüne dayanan bu olgu öylesine önemsenmekteydi ki Eski Yunan’da maniası olmayan bir insanın yüksek hakikatlere varma yetisinden mahrum olduğu düşünülmekte ve bu tür insanlar genelde bilgi ile ilgili konularda hor görülmekteydi. Bugün bazı felsefe tarihçileri Herakleitos’un sara hastası olduğunu iddia etmekte ve saralı insanlarda da bu tip kendinden geçme durumlarının görülebildiği gerçeğinden yola çıkarak Herakleitos’un eserlerine damgasını vuran mania özelliklerini biyolojik esaslı bir hastalıkla açıklamaya çalışmaktadırlar.

Eski Yunan geleneğinden gelen mania, Tanrısal bir vecd ile kendinden geçme hâlini ifade eder ve daima bir tür büyülenme olarak görülürdü.
Bunun yanı sıra Herakleitos’un bazen “ağlayan filozof” olarak da anıldığı görülür. Çünkü kendisi koparılıp atıldığı, uzaklaştırıldığı bir ülkeye, varlık ülkesine gitmeye, daha doğrusu dönmeye çalışan bir insanın hüznü ile düşünmüş ve yazmıştır. Bu yüzden eserlerine tam bir melankolinin hakim olduğu söylenir.

Yaşama karşı genel tutumunu anlamaya çalıştığımızda, onun, insanların kurtuluşunun, içinde bulundukları koşullara tevekkül etmelerinden geçtiği düşüncesine dayanan bir yaşayış biçimini savunduğunu görmekteyiz. Bu yaşayış biçiminin detayları na dikkat kesildiğimizde bedensel hazlardan uzak durulmasını öneren bir insan çıkmaktadır karşımıza. Belki de bu özelliğinden dolayı kendisine budala denmiştir. Savunduğu bu genel yaşayış ilkesine uygun yaşadığı ve agoradaki zenginleri, bedensel şeylere olan aşırı düşkünlükleri nedeniyle sık sık aşağıladığı bilinmektedir. Tüm bu görüşleri ve yaşayış özellikleriyle döneminde birçok kişi tarafından deli olarak nitelenmiştir. Tarihsel kaynakların aktardığı bir rivayete göre o dönemde yaşayan bir deliye Herakleitos adı takılmış ve Herakleitos’un cismani varlığı bazen bu deli insanınkiyle karıştırılmıştır.

Herakleitos’un yaşamını ve felsefesini genel hatları

Herakleitos’un felsefi görüşleri büyük ölçüde doğadaki değişim olgusunun özünü ortaya koymayı amaçlar. Onun ünlü logos öğretisi temelde bu amaçla ilişkilidir. Fakat o, bu logos öğretisini aynı zamanda ideal bir insan yaşamı için de teorik temel hâline getirmeye çalışmış, böylece teori ile yaşam pratiğini özdeşleştirmeyi amaçlamıştır. Aristokrat olduğu hâlde ailesinden kalan serveti reddetmiş, gerçek soyluluğun aile ya da servet esasına dayanmadığını, düşünsel bir soyluluk olduğunu düşünmüştür. Doğrudan öğretici bir tarzda yazmamış, aktif bir bilgisel katlımı yeğlemiştir. Fragmanları bulmacavari bir tarzda yazılmış, sözlerine damgasını vuran mania özelliklerinin sara hastalığından kaynaklandığı söylenegelmiştir. Bazen ağlayan filozof olarak da anılır çünkü koparılıp atıldığı bir uzak ülkeye, varlık ülkesine gitmeye özlem duyan birinin melankolisiyle yazmıştır. İnsanların kurtuluşunun içlerinde bulundukları duruma tevekkül etmelerinden geçtiğini savunmuş, hazlardan uzak duran yaşayışı nedeniyle deli olarak da nitelenmiştir.

Herakleitos’un bilgi anlayışını genel özellikleri

Herakleitos, insanları, bilgisel durumları bakımından ikiye ayırır; anlamasını bilenler ve bilmeyenler. Anlamasını bilenler araştırıcı kişilerdir. Diğerleri ise sağır gibidirler. İşitseler bile anlamazlar. Ona göre insanların büyük çoğunluğu evrendeki ilahi yasayı görememektedir. Bunun temel sebeplerinden biri de bedensel hazları fazla
önemsemeleridir. Bu tür insanlar üç gruba ayrılır. Birinci gruptakiler her lafa ağzı açık bakan budalalar. İkinci gruptakiler tanımadıklarına havlayan köpekler, yani her yeniliğe itiraz edenler. Üçüncü gruptakiler ise Yunan dünyasının başlıca şairleri ve filozoflarıdır. Herakleitos’a göre gelenek ve duyular insanın bilgi edinmesinde birer
kaynaktırlar ama insan her ikisini de ciddi şekilde eleştirmelidir. Pasif biçimde bilgi biriktirip çok bilir olmak bir işe yaramaz. İnsan gelenekten ve duyulardan edindiği bilgileri aktif biçimde sorgulayıp anlamlandırarak bilgeliğe erişebilir. Bilgeliğin temel amacı da evrende hüküm süren logos yasasını anlamak ve ona göre yaşamaktır. Bu yasa duyusal ya da geleneksel bilgi kaynaklarıyla edinilebilecek bir bilgi değildir. Ancak insanın kendi aklını aktif biçimde bilgi sürecine katmasıyla elde edilebilir. Bu yüzden de insan bu arayı şta aynı zamanda kendi ruhuna da yönelmelidir. Böylece bilgi, başlıca üç kaynaktan edinilir; otoriteler, duyular ve insanın kendi aklı ve anlama süreçleri. Bunlardan ilk ikisi ancak üçüncüsü tarafından dikkatle eleştirilip anlamlandırılırsa bir değer ifade eder. Böylece insan bilgeliği, yani evren yasasına ilişkin hakikat bilgisini kendi aktif bilgilenme süreçleriyle kurar.

Herakleitos’un evren anlayışını ve bu evren anlayışının insan ruhu ya da beniyle ilişkisi

Herakleitos’a göre “ben” yani psykhe ile “varlık” iç içe geçmiştir. İnsan beninin ya da ruhunun iki yönü vardır; aisthesis ve noesis. Bunlardan ilki duyu organları yoluyla evrenle fiziksel temas kurulmasını, öteki ise bu temastan sağlanan duyu verilerinin işlenmesini ve böylece evrendeki logos yasasının bilgisine erişilmesini sağlar. Ben, küçük logos, evren büyük logostur ve bunlar aynı dilde yazılmış iki kitap gibi oldukları için insan evren düzenini bilebilir ve onunla uyumlu yaşayabilir. Herakleitos’a göre kozmosta bir yasa vardır. İnsanın amacı evrendeki her şeyin bir olduğunu anlamaktır ve işte logos bu birliği ifade eder. Herakleitos kozmosun ateşten (pyr) yapıldığını söyleyerek logosu ateş ile de özdeşleştirmiştir; “Logos ya da Tanrı = Kozmos = Ateş (Pyr).” Sadece duyuları ile evrene yönelenler, evrenin ancak görünüşünü bilirler. Oysa amaç kozmosu ve kozmostaki ilahi yasayı, yani logos veya ateşi anlamaktır. Bu yasa doğa ve akıl yasasıdır. Herakleitos, bu anlamda doğa yasası ile akıl yasasını birbirinden ayırmamıştır. Demek ki logos denen yasa, hem fizik dünyada hem aklımda hem de ilahi alanda hakimdir. Herakleitos’a göre evrenin belli bir gerçekliği vardır ve insan bu gerçeklikle yaşamayı öğrenmelidir. Çünkü belli gerçekler asla değiştirilemez. Bu değişmez gerçekler evrenin yasası ya da mantığıdırlar. Değiştiremeyeceğiniz gerçekler dünyanın yasası mantığıdır. Yapılması gereken şey bu gerçeklere uygun şekilde yaşamaktır. Herakleitos’a göre evrendeki tüm değişim zıt unsurların yer değiştirmesinden oluşur. Değişim nesnede bulunan zıt unsurlardan herhangi birinin hakim duruma gelmesi, ötekininse bastırılması esasına dayanır. Herakleitos tüm bu evren görüşleriyle aslında insanın yaşamasını ahlaksal bir temele oturtmayı amaçlamıştır.

Herakleitos’un ahlak anlayışının dayandığı temel esaslar

Herakleitos’a göre insanın ahlaksal bakımdan durumu iki yönlü bir görünüm sergiler. Bunlardan birincisinde anlayan ruh, ötekinde ise yasaya uygun davranan ruh söz konusudur. Bunlardan anlayan ruh evrende hüküm süren logos yasasını derinlikli biçimde kavramış, bilge insanın ruhsal durumudur. Fakat bilgelik için bu yeterli değildir. İnsanın aynı zamanda bu derinlikli evren yasası na uygun şekilde eylemesi de gerekir. Nihai planda insan muhakkak anlamayı devreye sokmalıdır. Evrene Tanrıca bakabilen bir insan için her şey iyidir, her şey güzeldir. Daha doğrusu iyi ve kötü, güzel ve çirkin birdir. Anlayan insan, bu zıtlıkların üzerine çıkıp her şeyi birlik içinde kavrayabilir. Evrende doğrudan bir zorunluluk hüküm sürmektedir ve insanların da bu zorunluluğa uyması gerekir. Öte yandan insanın kişiliğinin kendi kaderi olduğunu söyleyerek bir anlamda kişinin kendi kaderini kendisinin belirleyeceğini söylemektedir. İnsanın kaderinde akıllı olmak vardır ve bu kader insan tarafından uygun şekilde taşınmalıdır. İnsan bu yolda daima ölçülü olmalı, kendisine verilen imkânlar üzerinde daima düşünmelidir. Bu imkânları kullanırken elindeki ölçü, adalet, bilgelik, ölçülülük ve yiğitlik gibi erdemler bulunmaktadır. Evrende bir çatışma vardır ama en büyük savaş içimizdeki savaştır. Herakleitos’a göre son kertede ahlaklı olmak ödevi, insanın evren yasasını anlamasından ve bu yasaya uygun biçimde eylemesinden geçer. Dolayısıyla burada insanın kendisini bilmesi kozmik yasayı bilmesi şartına dayandırılmıştır. İnsan bu bilgelik erdeminin yanı sıra hem düşünmede hem de davranmada daima adil, ölçülü ve yiğit olmalı dır. Bu dördü evrende hüküm süren kozmik yasanı n bir yansıması, bir gereği olarak her insanda şiar hâline gelmelidir. Yasaları da yine aynı evrensel yasaya göre yine aynı erdemler üzerine inşa edilmelidir.

25 Kasım 2014 Salı

Töz ve Öz Nedir?

Töz Nedir?

Cevher
Değişen durumlara karşı kalıcı olan; kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan. Var oluşu için başka bir şeye ihtiyacı olmayan.

John Locke: "Niteliklerin yalnız başlarına var olmakta devam etmelerini kavrayamıyoruz. Zorunlu olarak bunlara destek olan başka bir şeyin var olması gerektiğini düşünüyoruz. Destek olan bu şeyin de birçok nesnelerde bulunduğunu varsayıyoruz, işte bu ortak desteğe Töz adını veriyoruz..." demiştir.

Descartes de şöyle demektedir: "Tözü düşündüğüm zaman, var olmak için kendinden başka hiçbir şeyin varlığına muhtaç olmayan bir şeyi düşünüyorum. Açık söylemek gerekirse böyle olan yalnız Tanrı'dır." 

Hollandalı Yahudi düşünürü Spinoza da şöyle diyor: "Töz sözcüğünden, kendiliğinden ve kendisi için var olanı anlıyorum. Bu kavramın meydana gelmesi için başka bir kavrama ihtiyaç yoktur..."

İslam düşünürlerine göre töz, ya kendi özünden dolayı ya da kendi başına vardır. Kendi özünden dolayı varolan, varolması için hiçbir şey gerekmeyen cevher Tanrı'dır. Kendi başına var olan ise varolmak için başka bir şeyde bir başına var olan ise varolmak için başka bir şeyde bulunmayan, başka bir şeye dayanmayan bağımsız olan tözdür. Bu anlamda Tanrı dışındaki nesnelerde tözdür. Bu düşünürlere göre soyut tözler başlangıçsız, maddi tözler ise yaratılmıştır.


Öz Nedir?

Bir nesneyi neyse o yapan gereçlerin tümü. Tarih boyunca öz için değişik tanımlar yapılmıştır.

1) Platon göre idea anlamında kullanılmıştır. Ona göre bütün varlıkların özleri ideadır.

2) Aristoteles bu deyimi metafiziğinde ve mantığında değişik anlamlarda kullanmıştır. Aristoteles metafiziğinde öz deyimi töz ile anlamdaştır, "özdekle bitişik olmayan töz öz diyorum" der. Bu anlamda öz deyimi, töz deyiminden soyut ve varlık deyiminden düşünsel olmasıyla ayrılır. Buna karşı Aristoteles mantığında öz somut varlıktır, "sözgelimi insan, at özdür."der. bu somut özleri de birinci ve ikinci özler olmak üzere ikiye ayırır. Birinci özler bireysel olarak, ikinci özlerse türdel olarak ele alınan özlerdir. Şöyle der "ikinci öz diye birinci anlamda alınan özlerin içinde bulundukları türlere denir. Ne var ki bu türlere cinslerini de eklemek gerekir. Sözgelimi birey olarak insan, insan türünün içine ve türün cinsi de hayvandır. Öyleyse ikinci öz diye bu sonuncu özler, yani tür olarak insan ve hayvan gösterilir.

3) Fransız varoluşçusu Sartre'a göre öz, varlaşmayla meydana gelir ve varoluştan önce yoktur. İnsan, kendini ne yapar ve nasıl yaparsa odur. İnsandan başka bütün varlıklar önceden belli bir öz'e göre varlaşırlar. Örneğin bir masa yapmak için önce masanın özünü tasarlarız, sonra testereyi ve keresteyi alıp o özü varlaştırırız. Bir bezelye taneciği bezelye özünden, bir papatya yaprağı papatya özünden meydana gelir. İnsansa bir insan özünden meydana gelmez, insanın özü varoluşundan sonradır. Sartre'a göre öz, varlığı belirleyen anlamındadır ve varlığın herhangi bir özle belirlenmediği dile getirilmiştir.

4) Alman düşünürü Kant'a göre öz, kendinde şey ve phenomenon karşıtı olarak noumenon'dur. Asla bilinemez. Bizler sadece nesnelerin görünüşlerini bilebiliriz, kendinde ne olduklarını bilemeyiz.


Platon Kimdir? Felsefesi Nedir? Ne İle İlgilenmiştir?

Eflatun (d. M.Ö. 427 - ö. M.Ö. 347) çok önemli bir Antik Yunan filozofu. Hayatını geçirdiği Atina’daki ünlü akademiyi kurdu. Asıl adı Aristokles'di. Geniş omuzları ve atletik yapısı yüzünden, Yunanca Platon (geniş göğüslü) lakabı ile anıldı ve tanındı.

Yirmi yaşından itibaren ölümüne kadar yanından ayrılmadığı Sokrates’in öğrencisi ve Aristoteles’in hocası olmuştur. Atina’da Akademi’nin kurucusudur. Eflatun’un felsefi görüşlerinin üzerinde hala tartışılmaktadır. Eflatun, batı felsefesinin başlangıç noktası ve ilk önemli filozofudur. Antik çağ yunan felsefesinde, Sokrates öncesi filozoflar (ilk filozoflar veya doğa filozofları) daha ziyade materyalist (özdekçi) görüşler üretmişlerdir. Antik felsefenin maddeci öğretisi, atomcu Demokritos ile en yüksek seviyeye erişmiş, buna mukabil düşünceci (idealist) felsefe, Eflatun ile en doruk noktasına ulaşmıştır. Eflatun bir sanatçı ve özellikle edebiyatçı olarak yetiştirilmiş olmasından büyük ölçüde istifade etmiş, kurguladığı düşünsel ürünleri, çok ustaca, ve şiirsel bir anlatımla süsleyerek, asırlar boyu insanları etkilemeyi başarmıştır.

Modern filozoflardan Alfred North Whitehead’e göre Eflatun’dan sonraki bütün batı felsefesi onun eserine düşülmüş dipnotlardan başka bir şey değildir. Görüşleri İslam ve Hıristiyan felsefesine derin etkide bulunmuştur.

Eflatun, eserlerini diyaloglar biçiminde yazmıştır. Diyaloglardaki baş aktör çoğunlukla Sokrates’tir. Sokrates insanlarla görüşlerini tartışır ve onların görüşlerindeki tutarsızlıkları ortaya koyar. Eflatun çoğunlukla görüşlerini Sokrates’in ağzından açıklamıştır.

Eflatun, algıladığımız dış dünyanın esas gerçek olan idealar ya da formlar dünyasının kusurlu kopyaları olduğunu, gerçeğe ancak düşünce ve tahayyül yoluyla ulaşılabileceğini savunmuş, insan ruhunun ölümden sonra beden dışında kalıcı olan idealar dünyasına ulaşacağını söylemiştir. Görüşleri ortaçağda İslam filozofları tarafından korunmuş ve İslam düşünce dünyasındaki Yeni Eflatunculuk akımına neden olmuştur. Rönesans sonrasında Batı Avrupa'da Antik Yunancadan çevirileri yapılmıştır.

Platon’un yaşamını ve yapıtları

Felsefe tarihinin en büyük düşünürlerinden biri olan Platon, Atina’da soylu bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Sokrates’in öğrencisi oldu ve onun görüşlerinden çok etkilendi. Kırklı yaşları nda Güney İtalya’ya yaptığı seyahate dek eserleri büyük ölçüde hocasının etkisi altındaydı. Onun demokrasi yanlılarınca idam edilmesi Platon’un siyasi kariyerden vazgeçmesine ve kararlı bir demokrasi düşmanı olmasına yol açtı. M.Ö. 387/388 tarihlerinde Atina’da Akademia isimli bir okul açarak düzenli eğitime başladı. Aristoteles ile olan ilişkisi de bu çatı altında gerçekleşti. Ölümüne dek Akademia’da ders vermeyi sürdürdü. Platon’un tüm eserlerinin günümüze ulaştığı sanılmaktadır ve eserlerinin belli başlılarının yazılış sıraları muhtemelen şöyledir; Sokratik Dönem Eserler: Savunma, Kriton, İon, Lakhes, Kharmides, Euthyphron, Lysis ve Devlet’in 1. kitabı. Geçiş Dönemi Eserleri: Protagoras, Gorgias, Menon, Euthypdemos ve Kratylos. Olgunluk Dönemi Eserleri: Symposium, Phaidon, Devlet ve Phaedrus. Yaşlılık Dönemi Eserleri: Theaetetos, Parmenides, Sophist, Devlet Adamı, Philebos, Timaios ve Yasalar.

Platon’un varlık anlayışını ve idealar öğretisi

Platon’un varlık anlayışı büyük ölçüde İdealar öğretisine ve ruhun ölümsüzlüğü öğretisine dayanır. İdealar öğretisi, tüm görünür şeylerin, görünür dünyanın ötesinde ve ondan bağımsız bir gerçeklikle idealarla ilişkili olduğu kabulüne dayanır. Görünür ve düşünülür evren birbirlerinden ayrıdır ve bu da Platon’u metafizik bakımdan ikici (düalist) yapar. İdealar, zamana mekâna tabi olmayan, her tür değişimden bağışık, başlangıcı ve sonu olmayan, varoluşu için kendisinden başka bir şeye gereksinim duymayan ve sadece akılla kavranabilen yapılardır. Oysa duyulur nesneler, yani varolanlar; zamana ve mekâna tabi olan, sürekli değişen, başı ve sonu olan, varoluşu için idealara gereksinim duyan yapılardır. Duyulur nesneler, ideaların kopyasından gölgesinden başka bir şey değildirler ve ideadan pay aldıkları, ona katıldıkları ölçüde var olurlar. Platon ideaları, görünür şeylerin asıl doğaları olarak görür ve idea sözcüğünü sık sık doğa sözcüğü yerine kullanır. Böylece idealar, görünür şeylerin
eksiksizliklerini, tamlıklarını, asıl doğalarını temsil ederler ve bu yüzden tüm görünür şeyler idealarına benzemeye çalışırlar. Çünkü ona benzedikçe kendi doğalarını gerçekleştirmiş olurlar. İdeaların da kendi içlerinde bir düzeni vardır ve bu düzenin en üstünde İyi ideası yer almaktadır. Diğer tüm ideaların kendisinden pay aldığı ve kendisine yöneldiği İyi ideası, evrendeki düzenin birleştirici ve her şeyi kapsayıcı ilkesidir. İyi ideası nın bu yüksek konumu İyi ile varlığın özdeşliği kabulüne dayanır; “İyi varlıktır ve varlık iyidir” (Arslan, 2006: 233). Platon İyilik, Güzellik ve Adalet idealarını birbirleriyle özdeş görmüştür. O hâlde Platon’a göre varlık, özü gereği hem iyi hem güzel hem de adildir. Platon, benzer benzerle bilinir ilkesi gereği, insanı, bu soyut ve yapıdaki ideaların bilgisini elde edebilecek bir donanıma kavuşturmayı önemsemiştir. Bu yüzden insan ruhunun ideaya en çok benzeyen yapı olduğunu düşünmüş ve ideaların bilgisinin ancak ruh tarafından elde edilebileceğini savunmuştur.


Platon’un bilgi anlayışı

Platon’a göre ölümsüz ruh, bu yaşamından önce ideaların bilgisini edinmiştir ve bu yüzden bilgi, zaten mevcut olan bir bilginin anımsanmasından ibarettir. Ama bu anımsamanın gerçekleşebilmesi, sistemli biçimde yürütülen bir diyalektik süreçle mümkündür. Diyalektik yöntem, başlıca iki faaliyete dayanır; “Dağınık kavramları genel bir tanım doğrultusunda toplamak” ve “düşünceyi tabi eklem yerlerinden ögelerine ayırmak.” Platon bu iki faaliyetten ilkini “toplama”, ikincisini “ayırma” diye adlandırır. İlkinde, tanımı yapılmaya çalışılan şeyin tüm örneklerini eş ölçüde açıklayabilecek genel bir tanıma ulaşmak esas alınır. İkincisinde ise daha fazla çözümlenemeyecek, bölünemeyecek yalın ve temel birimlere ulaşmak amaçlanır. Diyalektik yöntem, insanları bilgide basamak basamak yükselten ve İyi ideasının kavranması ya da temaşa edilmesi ile nihayetine ulaşan bir süreçtir. İnsan, örneğin önce tek tek şeyleri sever, sonra bunların arasındaki ortak nitelikleri keşfeder ve aşamada Güzelin kendisine, yani Güzel ideasına ulaşır (Symposium, 210 a-d). Ruhun adım adım yükseldiği “diyalektik yürüyüşün” (Devlet, 532b) nihai noktası budur. Devletteki bölünmüş çizgi benzetmesiyle bilginin nesneleri arasında hiyerarşik bir sıralama yapılır. En altta yansımalar, gölgeler ve bunlara ait inanç bilgisi, onun üstünde doğa ve insan yapımı şeylerin dünyası ve buna ait olan tahmin bilgisi, onun üstünde sayılar ve geometrik şekillerin dünyası ve buna ait episteme bilgisi ve en üstte ise saf aklın alanı olan idealar ve onlara ait kesin bilgi gelir. En üstte ise İyi ideası yer alır. Platon Mağara Alegorisi ile insanların diyalektik süreç yoluyla mağaradan gerçek güneşe yönlendirilmeleri ülküsünü en özlü biçimde ifade etmiş olur.

Platon’un mutluluk ahlakının genel özellikleri ve erdem anlayışı

Platon, mutluluğu insan ve toplum için nihai amaç olarak görmekteydi. Ahlak anlayışı da mutluluğun elde edilmesi amacına yönelmişti. Ona göre mutluluğu sağlayan şey iyilik, iyiliği sağlayan şeyse erdem, doğruluk ve adaletti. Platon, erdemi ruhun düzeni olarak tanımlamaktaydı. Ona göre yalnızca ruh değil, kendisinde bir erdem bulunduğundan söz edilebilecek olan her şeyin erdemi düzeninden gelmekteydi. Mutluluğun Eski Yunancadaki karşılığı olan eudaimonia kişinin iyi ve uyumlu bir daimona sahip olmasını ifade eder. Bu düşüncede mutluluk insana dışarıdan gelmez. Ruhunu düzenleyen kişi, kendi iyiliğini ve mutluluğunu da sağlamış olur. Erdem, ruhun kendi doğasını gerçekleştirmesidir. Erdem, doğruluk ya da adalet ister ruh olsun, ister olsun, herhangi bir yapının doğası gereği kendisine en uygun durumda olması, doğasına uygun işi görmesidir. Kendisine uygun işi yapana, kendisine uygun işlevi yerine getirene, kendi amacına ya da iyisine ulaşana erdemli denir. Böylece bir şeyin erdemi o şeyin doğasına ve doğasının gereği olan tabii amaca uygun biçimde tanımlanmıştır.

Platon’un ruh anlayışı, ruhun bölümleri ve iç düzeni

Erdemin şartı olarak görülen, “ruhun düzeni” ifadesi, ruhun çeşitli parçalardan meydana geldiğini ve bu parçaların birbirleriyle doğru bir ilişki içinde olmaları gerektiğini ima eder. Platon, PHaedrus’taki bir mitosta ruhu biri siyah, öteki beyaz olmak üzere iki kanatla attan ve bir sürücüden oluşan bir at arabasına benzetir. Bu atlardan beyaz olanı uysaldır ve sürücüsünün talimatlarına uyar. Oysa siyah at hırçın bir tutumla daima arabacının talimatlarının aksine hareket eder. Bu benzetmeden yola çıkıldığında ruh, üç parçalı bir yapı sergiler; akıllı parça (to logistikon), yürekli-atılgan parça (to tymoeides) ve iştah duyan, arzulayan parça (to epitymetikon). Yürekli ve atılgan parça mitostaki iyi huylu beyaz ata, bedensel hazlar ve acılarla ilişkilendirilen iştah ve itki bölümü, siyah ata, kafada konumlanan akıl parçasıysa sürücüye karşılık gelir. Bunlardan akıl parçası ölümsüzdür. Diğer ikisiyse bedenin ölümüyle dağılırlar. Platon, bu parçaların kendi sınırlarını bilmeleri ve doğal durumlarında olmaları hâlinde ruhta doğruluğun, adaletin, erdemin gerçekleşeceğini savunur. Akıl, doğası gereği aklın buyruklarına boyun eğmelidir. Bunu gerçekleştiği takdirde ruh, ahlaki yüksekliğe erişebilecek ve doğasında doğuştan gizli bulunan ideaların bilgisini açığa çıkarabilecektir. Ruhta bir kez düzen kurulduktan sonra bu düzen sitedeki ve diğer tüm insani yapılardaki düzen için de bir temel oluşturacaktır.

Platon’un toplum ve düzeni anlayışını, siteyi oluşturan unsurları ve site düzeni türleri

Platon’un  düzeni anlayışı var olan tüm site düzenlerinin bozuk olduğu ve bu bozukluğun “iyi”, “doğru” ve “güzel” denen üç yüksek değerin bu sitelerde olmamasından kaynaklandığı kabulüne dayanır. Platon’un toplum ve siyaset anlayışı bu üç değerin topluma ve siteye hakim kılınması amacını güder. Bu özelliğiyle siyasi olmaktan çok ahlaki bir görünüm sergiler. Tıpkı ruh gibi site de üç parçadan oluşur. Bunlar zanaatkarlar sınıfı, asker sınıf ve filozoflardan oluşan yönetici sınıfıdır. Ruhta ve evrende olduğu gibi sitede de bu her parçanın kendine has, doğal bir konumu vardır. Parçalar, doğal yapılarına uygun konumlandırıldıklarında sitede adalet, doğruluk ve erdem sağlanmış olur. Bir insanın erdemli olması, site düzeni içinde doğru biçimde konumlanmış olmasına bağlıdır. Yönetici sınıfın erdemi bilgelik, asker sınıfın erdemi cesaret, zanaatkâr sınıfın erdemi ölçülülüktür. Ölçülülük aynı zamanda diğer tüm sınıfların da erdemidir. Adalet ve doğruluk ise bu erdemlerin hepsini bütünler. Zekâ için adalet düşüncenin doğruluğunu anlamına gelen bilgeliktir. İrade için adalet, ruhun atılgan parçası olan yüreğin doğruluğu anlamına gelen cesarettir. Ruhun itki parçası için adalet, bu parçanın doğruluğu anlamına gelen ölçülülüktür. Siteyi yöneten filozoflar ideaların bilgisini site düzeninde tekrarlamakla yükümlüdür. Adil ve doğru düzenin yani ideaların bilgisi her ruhta doğuştan bulunur ve filozofların görevi yurttaşların ruhlarındaki düzen bilgisini açığa çıkarmaktır. Böylece Platoncu devlet, büyük bir eğitim kurumu hâline gelir. Eğitim, doğru bir site düzeni için en uygun başlangıçtır. Eğitimin amacı, her yurttaşın ruhunu kötü yanlarını dizginleyecek bir bekçiye, yani doğru işleyen bir akla sahip kılmaktır. Ruhun eğitiminde başvurulabilecek en etkili vasıta ise müziktir. Yeryüzünde beş çeşit insan, beş çeşit site vardır. Bunlar aristokrasi, timarşi, oligarşi, demokrasi ve tiranlıktır. En kötü yönetim olan tiranlık, eğer tiran eğitime açık ve genç bir insansa kolayca ideal rejime dönüştürülebilir. Platon’un siyasi rejim türlerine ilişkin değerlendirmeleri Yunan siyasi tarihinin bir özeti gibidir.